Mustafa Kemal’in Öldürttüğü Ali Şükrü Bey Trabzon’da Anıldı

Birinci Meclis’in Mustafa Kemal’e muhalif mebusu Ali Şükrü Bey, Boztepe mevkiindeki mezarı başında anıldı.

Trabzon-Akçaabat İlim Yolcuları Derneği ve Eynesil Ebrar Eğitim ve Dayanışma Platformu üyeleri Ali Şükrü Bey'i Boztepe mevkiindeki mezarı başında andı.

İlim Yolcuları Derneği üyesi Arif Uzun'un Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başlayan anma programında Özgür-Der Genel Başkan Yardımcısı Kenan ALPAY kısa bir konuşma yaptı.

Kenan Alpay, konuşmasında amaçlarının yeni kutsal bir kişi oluşturmak niyetinde olmadıklarını sadece İslami hassasiyete sahip insanlara karşı yapılan zulümleri ve hunharca işlenen katliamları gündemleştirmek ve Cumhuriyet'in kuruluş sürecinde muhalefetin susturulması ve muhalefetin odaklandığı İslami çevrelere karşı yürütülen baskı politikalarını ortaya koymak olduğunu söyledi.

kenan_alpay-20120327-01.jpg

Ali Şükrü Bey’in hayatı hakkında kısaca şöyle bilgi sunuldu:

1844 yılında Trabzon Vakfıkebir’e bağlı Şarlı mevkiinde doğan Ali Şükrü Bey, babası kıdemli Yüzbaşı Hafız Ahmet Kaptan gibi deniz subayıdır. Osmanlı donanmasını güçlendirmek için kurulan Donanma Cemiyetinde faaliyetler yürüten Ali Şükrü Bey eğitimini Liverpool’da tamamlamış ve Milli Mücadeleye destek vermiştir.

27 Mart 1923 yılında Çankaya Muhafız Alay Komutanı Topal Osman ve adamları tarafından Mustafa Kemal’e muhalefeti dolayısıyla öldürülen Ali Şükrü Bey Trabzon Mebusu olup Birinci Meclis'te muhalefeti temsil eden İkinci Grup'ta yer almaktaydı. Son Osmanlı Mebusan Meclisi'nin Misakı Milli’yi ilan edip dağılmasının ardından Ankara’da kurulan Birinci Mecliste İkinci Grup'ta öne çıkmaktaydı. Başını Mustafa Kemal'in çektiği Birinci Grup laik, batıcı ve Türkçü bir Cumhuriyet’in kurulması düşüncesini savunmaktaydı. Ali Şükrü Bey, Mehmet Akif, Hüseyin Avni Ulaş, Elmalılı Hamdi Yazır gibi önemli şahsiyetlerin içinde yer aldığı İkinci Grup ise hilafetin ilgasına karşı çıkıp milletin hissiyat ve fikriyatına saygılı bir düzenin kurulması gerektiğini savunuyorlardı.

Düşüncelerini kurucusu ve başyazarı olduğu dönemin iki gazetesinden biri olan Tan Gazetesi aracılığı ile ifade eden ve İslami hassasiyetleri ile bilinen Ali Şükrü Bey resmi tarihin görmezden geldiği siyasi bir cinayetin kurbanı olmuştur.

 

Ali Şükrü Bey Konferansı

Mezar başındaki anmadan sonra İlim Yolcuları Derneğinin organizasyonuyla Akçaabat Erol Günaydın Kültür ve Sanat Merkezinde ‘Cumhuriyet Tarihinde Siyasi Cinayetler ve Ali Şükrü Bey’ konulu bir konferans yapıldı. Özgür-Der Genel Başkan Yardımcısı Kenan Alpay'ın konuşmacı olduğu konferansta Alpay, Ali Şükrü Bey için Allah’tan rahmet ve mağfiret dileyerek sözlerine başladı.

Alpay, "Ali Şükrü Bey mümin ve muvahhid biri olarak kendi döneminde Allah için şahitlikte bulunmuş, zulme karşı mücadele etmiş bir insandır. Bu mücadelesini sadece sözlü olarak değil aynı zamanda fiili olarak ortaya koymuştur. Gerektiğinde maddi yardımdan, güzel söz söylemekten ve en önemlisi de bu davada canını feda etmekten imtina etmemiş cesur, gerçekten aktif ve dönemi içerisinde önemli bir şahsiyettir." dedi.

Ali Şükrü Bey kendi dönemi içerisinde Müslümanların sorunlarına her yönüyle sahip çıkmıştır. Başına gelebilecek her türlü sıkıntıyı göze alarak mücadelesine devam etmiştir. Örnek olması açısından ise; Mustafa Kemal ve ekibinin Lozan anlaşması çerçevesinde kotarmak istedikleri hilafetin kaldırılması teklifleri karşısında ise aşılmaz ve yıkılmaz bir duvar olmuştur. Lozan antlaşmaları çerçevesinde Müslüman coğrafyanın gayrimüslim tebaanın eline geçmesi hususunda birtakım tavizkar görüşmelere set olmuş birisidir. Aynı dönemde Müslüman toplumun içerisinde yaygınlaştırılmak istenen içki ve kumar musibetlerine karşı bizzat Mecliste kanun önergeleri vermiş ve bu kanunların kabul edilmesi için canla başla çalışmış bir isimdir. Tüm bunları yaparken bu dönemde başyazılarını Mustafa Kemal'in yazdığı Hakimiyeti Milliye gazetesine muhalefet etmek üzere Tan Gazetesi çıkararak başyazarlığını yapmıştır.

Fakat Ali Şükrü Bey’in bu adaletli, merhametli, titiz ve müslümanca yaptığı faaliyetleri dönemin tek parti egemenliğini kurmak isteyen, tek adama dayalı Laik, Kemalist ve Türkçü bir sistem kurmak isteyen ‘Ulu Şef’i tarafından cezalandırılmak istenmiştir. Ve bizzat Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanı Topal Osman ve adamları tarafından çadır ipiyle boğularak öldürülmüştür. Cenazesi beş günlük aramanın neticesinde köşke yakın bir tarlada ayakları dışarıda kalacak şekilde etrafı sineklenmiş vaziyette köylüler tarafından bulunarak ihbar edilmiştir. Cenazesi çıkarılan Ali Şükrü Bey’in avuçlarında boğulması sırasında Topal Osman’ın evindeki hasır sandalyenin parçaları çıkmıştır.

 

İPLE BOĞULARAK ÖLDÜRÜLDÜ

Ali Şükrü Bey’in katilinin sadece Topal Osman olmadığını, kendisine emir verip yönlendiren ‘Ulu Şef’ tarafından ifşa olmaması için Topal Osman’ın da şaibeli bir operasyonla ortadan kaldırıldığını bilmekteyiz. Başı koparılan Topal Osman ayaklarından üç gün boyunca Meclis kapısına asılmıştır. Topal Osman bir halk kahramanı değildir. Ali Şükrü Bey’i İslami hassasiyetinden dolayı tek adam diktatörlüğüne karşı çıktığı için hunharca katletmiştir. Ali Şükrü Bey’i öldürmekle İslami hassasiyet sahibi insanları ve muhalefeti susturmak istemişlerdir. Bizler nasıl İskilipli Atıf Hoca ‘ya yapılan zulme sessiz kalmamışsak Ali Şükrü Bey’e yapılan zulme de sessiz kalmayıp bunu bütün topluma ulaştırmak ve haklı mücadelesini sahiplenmek zorundayız.

ali-sukru-bey_cinayeti-ceset.jpg

Alpay, bu cinayeti Hrant Dink cinayetine benzeterek “Nasıl ki Hırant Dink, kökleri Devlet içerisinde bulunan bir çete tarafından katledilmişse Ali Şükrü Bey de böyle bir cinayetin kurbanıdır. Ogün Samast gibi Topal Osman da sadece bir tetikçidir. Dink cinayetinin takipçileri olduğu gibi Ali Şükrü Bey davasının da takipçileri olmalıdır. Ali Şükrü Bey herhangi birinin canına, malına, namusuna kastetmemiştir. Sadece Mustafa Kemal'in düşünce ve siyasetine muhalefet ettiği için ve bunu kamuoyuna mal etmek üzere açıkça dile getirdiği için hemşerisi Topal Osman’a boğdurulmuştur. Burada sadece Ali Şükrü Bey’in canına değil, temsil ettiği İslami duygu, düşünce ve siyaset anlayışına kastedilmiştir. Ali Şükrü Bey’in öldürülmesiyle beraber Meclis'te bulunan muhalif ikinci grubun üzerinde bir korkutma-sindirme operasyonu fiilen başlatılmıştır. Ve bu cinayetle birlikte muhalif grup, en az yarı yarıya güç ve etkinlik kaybetmiştir

Türkiye toplumu öyle bir dezenformasyon operasyonuna tabi tutulmuştur ki siyasi cinayet denilince Menemen'de bir tertibe kurban giden asteğmen Mustafa Kubilay'dan başka diğer isimlerden tamamen habersiz bırakılmıştır. Kubilay meselesi devletin halka karşı yürürtüğü psikolojik harbin en önemli araçlarından birisidir. Her yıl ölüm yıldönümünde Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, vali vs. laiklikla ilgili mesaj yayınlamak ve 'irtica' tehtidine karşı kararlılık sergilemek zorundadır.

Anma etkinlikleri ve hakkında yayınlanan kitap ve makaleler gerçekliği değil oluşturulmak istenen bir efsane olarak Kemalizmin aziz şehidi Kubilay sembolleştirmesini hedeflemektedir. Ali Şükrü Bey Meclis'teki kanun teklifleriyle, soru önergeleriyle, kurduğu dernek ve matbaayla, yayınladığı gazeteyle ve en önemlisi kurban gittiği siyasal cinayetle bizzat devlet tarafından karartmaya tabi tutulmaktadır. Peki Kubilay'ın kurduğu iki cümleden, yaptığı hayırlı bir hizmetten haberdar olan var mı? Elbette yok. Nasıl oluyorda kendisi hakkında neredeyse hiç bir bilgiye sahip olamadığımız bir kişi hakkında yüzlerce makale ve kitapla, her yıl tekrarlanan etkinliklerle haberdar kılınıyoruz.İşte efsane üretimi burada başlıyor.

Bizim, halkı kandırmak ve sindirmek üzere devlet imkanlarıyla üretilen psikolojik harp unsuru efsanelerle işimiz yok. Biz gerçek kişilerin hakikatin tecellisi yolunda yürüttükleri gerçek mücadelelerle ilgiliyiz. Mustafa Kemal'in Muhafız Alay Komutanı Topal Osman'ın kendi başına bu cinayeti işlemesi düşünülemez. Çünkü aralarında kişisel bir husumet değil aksine oturup sohpet edebilecekleri kadar dostlukları vardır. Bu cinayet esasen Topal Osman Ağa'nın değil ona emir ve talimat veren iradenin eseridir. Dersim katliamının, Menemen tertibinin, İsklipli Atıf Hoca gibi binlerce insanımızı katleden İstiklal Mahkemesi gerçekliğinin aydınlatılması gerekmektedir. Tarihi bütün gerçekliğiyle aydınlatmak bizim omuzlarımız üzerindedir. Tarihi gerçekleri resmi ideolojinin keyfi tasarruflarına terk edemeyiz.. Tarihin asıl sahibi zalim statükonun temsilcileri değil adalet adına mücadele edenlerdir."

Alpay, "Ali Şükrü Bey’in şahadetinin üzerinden 89 yıl geçmesine rağmen bu cinayet hala aydınlatılmamıştır. Değişik zamanlarda TBMM'de Ali Şükrü Bey cinayetinin aydınlatılması için soru önergesi veren milletvekillerinin başına neler geldiğini biliyoruz. Bunun bir risk olduğunu biliyoruz ama bu riski göze alarak hem Trabzon’da hem de Türkiye’nin genelinde Ali Şükrü Bey meselesinin aydınlatılarak bunun topluma anlatılması için elimizden gelen gayreti sarf edeceğiz." dedi

Karakoç, ilk ve son kez Monna Rosa’yı anlattı

Sezai Karakoç, ilk ve son kez Monna Rosa şiiri ile ilgili konuştu ve ‘Bir daha bu şiirle ilgili hiçbir şey söylemeyeceğim’ diyerek bakın o ölümsüz dizeleri için neler anlattı:

Yıllardır Sezai Karakoç’u ziyaret edenler neler anlattığını gizlemeyi tercih ederken, o ziyaretçilerden biri edebiyat dünyası için önemli gelişmeyi aktarmadan edemedi.

Daha önce de birkaç kez üstadı ziyaret eden Süleyman Dinçer, son ziyarette anlattıklarını yayınlanamanın daha uygun olduğuna karar verdi ve Edebiyat dünyasının merakla beklediği bu bilgileri Haber7’yle paylaştı.

Karakoç önce Nevruz’la ilgili düşüncelerini açıklıyor ve bu olayın hakkıyla anlatılamadığından şikâyet ederek, “Nevruz, İslam Coğrafyasının baharıdır” diyor….

Daha sonra Karakoç’un ziyaretine ilk kez giden bir genç, izin isteyerek oradaki herkesi şoke eden bir konuya dalıyor ve “Monna Rosa olayının iç yüzünü anlatmasını” rica ediyor…

Ve Sezaî Karakoç, basında ilk kez yer alacak anlatımıyla, Mona Rosa şiirinin öyküsünü bakın nasıl anlatıyor:

İşte Süleyman Dinçer’in anlatısıyla Sezai Karakoç'un ağzından Mona Rosa'nın öyküsü:

Hafta sonu bir grup arkadaşımla ünlü fikir adamı ve yeryüzünün yaşayan en büyük şairlerinden Sezai Karakoç’u ziyarete gittik. Üstadı arada ziyaretine gider hasbihaline katılmaya çalışırım.

Süzen gözlerle bakar, kısa kısa değerlendirmeler bulunur ve kimse soru sormadan yanında oturur. Yaşlılığının verdiği yorgunluğunu ve fikriyatının ağır yükünü gözlerinden okuyabilirsiniz.

Ama bu sefer bir başkaydı adeta Üstat. Yeni tıraş olmuş, takım elbisesini giymişti. Bir hayli hareketliydi. Gülen yüzü beni de heyecanlandırdı.

Sohbete geçecektik ki ezan okundu. Ortamdakilerle beraber ezanı dinledik ve Karakoç "Siz rahatsız olmayın ben namazıma durayım’’ deyip oturduğu koltuktan kalktı ve namaza başladı. Namaz bitti kazaya durdu. Namazı bittikten sonra sohbet başladı.

HER GÜN EYLEM YAPANLAR NEVRUZ GÜNÜ YAPMAMALI

Önce hiçbir şey sormadan kendisi girdi söze ‘’Bu Nevruz’u hiç anlayamadık, anlatamadık’’ diye.

Devam etti: "Nevruz, İslam Coğrafyasının baharıdır. Sorun bakalım eskilere Nevruz’u nasıl kutlarlarmış. Bir de şimdiye bakın. Söz gelimi o terör örgütü yılın her günü eylem yapsa o Nevruz günü eylem yapmamalı. Çıkartsalar eskileri televizyonlara bakın neler anlatır Nevruz ile ilgili.’’

Belli ki üstat Sezai Karakoç’u bir hayli üzmüştü son Nevruz olayları. Anlattıkça anlattı ve gündemde var olan konulara değindi. Tam konuşurken bir arkadaşımız bir şey sormak için Üstattan müsaade istedi.

İlk defa Karakoç’u ziyarete gelen bu arkadaşım "deli cesareti’’ denir ya, bu zamana kadar kimsenin soramadığı o soruyu birden soruverdi.

"Üstat, Monna Rosa’yı sizden dinleyelim. Nedir işin aslı?’’ Ben arkadaşıma kızgın gözlerle bakıp orada bulunan birçok kişi gibi gaf yaptığını düşünürken Sezai Karakoç hafif bir gülümseme ve derinlere bakan bir bakışla o şiirin hikâyesini anlatmaya başladı:

19 YAŞINDAYDIM…

"19 yaşındaydım. Heyecanlı bir genç. Şiirde yeni bir dönem başlamıştı. Ölçüsü olmayan vezinsiz, kafiyesiz şiirler yazılmaya başlanmıştı. Hece ölçüsü de bitmişti. Serbest şiir yazılıyordu. O dönemin bu serbest şairleri, eski dönemleri kötülüyordu.

Tabi isterdim ki öz edebiyatımız olan divan edebiyatı ile yazılabilsin şiirler. Ama tek başıma ben aruzu getiremem ya. Aruzu geçtim hecede gidiyordu artık. O dönem dedim ki hece ile bir şiir yazayım. Bu serbestçi şairler divanla dalga geçiyordu. Gül bülbül, gül bülbül başka bir şey yok diyorlardı.

SERBESTLİLER DALGA GEÇİNCE "MONNA ROSA" KOYDUM

O dönemde şiirlere yabancı isim verme geleneği vardı. Birde bu serbestiler gül ile dalga geçince bende ‘’Monna Rosa’’ koydum şiirin adını. Tek gül anlamında bir şey. Tamamıyla kendimi denemek için yazdım şiiri. Akrostiş şiir yazma modası vardı birde. Genç şairler çok hevesliydi akrostiş şiirler yazmaya. Ben de gencim tabi, hem hece ölçüsüyle olsun hem de akrostiş olsun diye bir şiirde ben kaleme aldım.

Okuldan bir arkadaşımın ismiyle yazdım. (Bir an duraksadım orada. Aşk şiirlerinin en güzel örneklerinden biri olan Monna Rosa’yı şiir yapısında bir şeyler denemek için bir arkadaşının adıyla yazdığını söylemişti Karakoç. Yoksa bir aşkı gizlemek için mi böyle söylüyordu ?)

KIR GEZİSİNDE OKU DİYE TUTTURDULAR!

Bir gün mülkiyede o zaman ikinci sınıftayım Ankara’nın meşhur bir kırı var Söğütözü diye oraya gittik. Bir bahar günüydü 20 Nisan. Yazdığım şiirden birkaç yakın arkadaşım haberdardı. O kır gezisinde oku diye tutturdular. Tabi diğerleri de oku dinleyelim deyince ısrarlı oldular okudum. Tabi beğendiler. Sonra döndük akşam. Öbür gün bizimle birlikte kır gezisine katılan 3.sınıflardan bir arkadaş vardı yanıma geldi. Kendisi mülkiye de Yeşilay başkanı idi. Ben de içkiye karşı diye severdim bu kişiyi.

HİSAR DERGİSİ YAYINLADI

Bu geldi ‘’Sezai o şiiri rica edebilir miyim’’ dedi. Verdim ben de. Aradan on ya da on beş gün geçmedi dönemin Hisar Dergisi yöneticileri geldiler. Beni çağırttılar okuldan, oturduk konuştuk. O arkadaş şiirimi bunlara ulaştırmış. Şiirimi çok beğendiklerini söylediler, bir de ya acaba şurasını şöyle mi değiştirsek böyle mi yapsak diye bana soruyorlardı. iir güzel de bunlar büyük edebiyatçılar ya illa bir yanlış bulmaya çalışıyorlar. (Gülüyor) Şiirin yayınlanması konusunda hiçbir şey konuşmadık ki ben şiirimin yayınlanmasını asla istemiyordum. Ama 1952 Haziran’ında Hisar Dergisinde şiiri yayınladılar. Bana yayınlanmasından bahsetmediler. Çok beğenildi şiir. Sonra Hisar’a birkaç şiir daha verdim sonra da vermedim. Çünkü fikirlerime uymayan bir dergiydi sadece edebiyat yapıyorlardı. Şiir yayınlandı elden ele dağıldı.

30 SENE KİMSE ŞİİRİN AKROSTİŞ OLDUĞUNU ANLAMADI…

Şiiri herkes çok beğendi. Ama kimse 30 sene boyunca akrostiş olduğunu fark etmedi. Ben şiirimi kıta olarak yazdığım için kimse anlamamıştı akrostişi.

Bir gün Hisar Dergisi kapanınca, Hisar Dergisini anmak isteyenler bir araya gelmişti Ankara’da. O buluşmada Hisar dergisinin sahibine bir arkadaşı benim şiirim üzerine konuşulurken ‘’o şiir akrostiş’’ demiş. Tabi Hisar’ın sahibi şaşırmış ‘’ya olur mu öyle şey diye’’. Ta 30 yıl sonra tartışmaya başlamışlar.(Gülüyor) Hadi bakalım demişler şiire. Sonra incelemişler akrostişi fark etmişler tabi.

Sonra o dergi sahibi bunu radyo da anlattı ‘’Şiir akrostiştir’’ diye. Tabi bu durum benim kulağıma da çalındı. Ama sanmayın o adam şiiri inceleyip de şiirimin akrostiş olduğunu anladı. Bu olaydan iki hafta önce bir yakın arkadaşıma şiirin akrostiş olduğunu açıklamıştım. O da yakınına paylaşmış. Öyle öyle derken çıktı durum ortaya. Yoksa bir 30 sene daha beklerlerdi şiiri anlamak için.

MUAZZEZ AKKAYA'YA İZİN VERMEDİ

(Monna Rosa’nın hikayesini büyük bir ilgi ile dinliyorduk. Ama bir şeyler eksikti sanki. Arkadaşta bunu fark etmiş olacak ki bir atılganlık daha yapıp ‘’Ama Üstadım..’’ diye söze başladı. Ama Üstad Sezai Karakoç "Ben konuşuyorum. Daha bitmedi.’’ deyip arkadaşımızın soru sormasını engelledi. Soru belliydi aslında yazılanlar çizilenler ve bu şiirin ana karakteri Muazzez Akkaya. Karakoç da anlamıştı sanki bu soruyu ama soru sorulmasına izin vermeden devam etti.)

BİR DAHA BU ŞİİRLE KONUŞMAYACAĞIM

Şiirin akrostiş olduğu çözüldü. Sonra da herkes bir rivayet uydurdu. Şiiri mülkiye de okumuşum da birisi intihar etmiş. Ne şiiri mülkiye de okudum. Ne de birisi intihar etti. Şairinin reddettiği şiir diyorlar.Hepsi uydurma. Birisi benim yüzümden intihar etse ben yaşayabilir miyim? İşte böyle bir daha bu şiirle ilgili hiçbir şey söylemeyeceğim ilk ve son…"

Ne Muazzez Akkaya’nın ismini andı Sezai Karakoç ne de bir aşktan bahsetti. Belki o zihinlerdeki hikâyelerin hepsini yıkıp geçti. Ne nedir bilinmez ama Sezai Karakoç’un dilinden ‘’Monna Rosa’’ böyle…

Mahsun Kırmızıgül’den dev proje!

Mahsun Kırmızıgül Osmanlı İmparatorluğu’nun son sultanı Vahdettin’in hayatını anlatacak.

Son yıllarda çektiği filmlerle adından söz ettiren Mahsun Kırmızıgül dev bir proje ile seyirci karşısına çıkmaya hazılanıyor. Kırmızıgül bu kez Osmanlı İmparatorluğu'nun son sultanı Vahdettin'in hayatını beyazperdeye aktaracak.

Savaş Ay yazdı…

Osmanlı İmparatorluğu'nun son sultanı Vahdettin'in hayatı dev bir prodüksiyonla beyazperdeye aktarılıyor. 2013'te çekimlerine başlanacak olan filmin başındaki isim ise Mahsun Kırmızıgül.

Dünyaca ünlü yardımsever Gandhi'nin Pera Palas'ta düzenlenen kitap tanıtım gecesinde bir ara hava almak için terasa çıktım. Tam karşımdaki masada ünlü tiyatrocu ve son dönemde atv ekranlarında izlenme rekorları kıran "Hayat Devam Ediyor" dizisinin Abbas Ağa'sı Rana Cabbar'ı görünce yanına oturdum. Bir süre hoşbeşten sonra yeni projeleri olup olmadığını sorduğum Cabbar bana bomba projeden söz etti. Mahsun Kırmızıgül'ün son Osmanlı İmparatoru Vahdettin'in filmini çekeceğini anlatan Cabbar, "Dev bir prodüksiyon olacak, yabancı ekipler de gelecek. Ortak yapım düşünülüyor. Ama sete inmeye en az 1.5 yıl var" diye söze başladı. Şu anda filmin senaryosunun yazılmaya başlandığını ve bu ekibin başında olduğunu anlatan Cabbar, "Tretmanları hazırlamaya başladım. Danışman olarak Prof. Metin Hülagü'nün de içinde bulunduğu bir grup uzman, araştırmacı ve tarih profesörleri var" dedi. Filmin konusu hakkında da ipuçları veren Cabbar; filmin, Vahdettin'in anne ve babasını kaybettiği ilk gençlik yıllarında başlayacağını ve Vahdettin'in San Remo'da son günlerini geçirirken geçmişi hatırlaması ve geri dönüşlerle anılarının aktarılması şeklinde ilerleyeceğini anlattı. Cabbar, "Flashbacklerle ilerleyecek olan filmde son imparatorun hayatıyla birlikte I. Dünya Savaşı sonları, Sevr Anlaşması, Mondros Mütakeresi, İttihat ve Terakki, paşaların Anadolu'ya geçişi, Mustafa Kemal'in milli mücadeleyi başlatması, Malaya gemisiyle kaçış süreci ve hazin son da beyazperdeye aktarılacak" dedi.

KADRO BELİRLENİYOR

Duayen oyuncu bu dev prodüksiyon için daha fazla bilgi vermedi ama biraz araştırınca filmde rol alması planlanan isimler hakkında da bilgi edindim. Henüz isimler netleşmese de Mahsun Kırmızıgül uzun bir aradan sonra Beren Saat ile bu proje için tekrar buluşacak. Vahdettin'i beyazperdede canlandıracak isim için de sevilen oyuncu Fırat Tanış düşünülüyor. Filmin sürpriz isimleri arasında "Hayat Devam Ediyor" dizisinin genç oyuncusu Meltem Miroğlu, Ali Ersan Duru, Mustafa Alabora ve Rana Cabbar da var.

Sabah

Yaratılmışların sultanı için

Nisan, kutlu doğumun vakti olduğu için güzeldir, bahardır. Bahar, kâinatın kutlu doğum günleridir. Rebiu’l-evvel, kâinatın baharıdır, çünkü kâinatın Efendisi bu ayda bu dünyayı şereflendirmiştir.

Nisan, kutlu doğumun vakti olduğu için güzeldir, bahardır. Bahar, kâinatın kutlu doğum günleridir.  Rebiu’l-evvel, kâinatın baharıdır, çünkü kâinatın Efendisi bu ayda bu dünyayı şereflendirmiştir.

İslâm dünyası, başta ülkemiz olarak bu mevsimi en güzel şekilde geçirir.  “Rahmeten li’l-âlemîn’dir Mustafa/ Hem şefîu’l-müznibîndir Mustafa” diyen Süleyman Çelebi, yaratılmışların sultanı Efendimizi içten bir dua ve sevgiyle anlatır. 1409’dan beri Mevlid, bizim dünyamızda Efendimizi anmanın en müstesna ve içtimaî merasimi, nişanı olmuştur. 

 

Yeni Dünya dergisi, Nisan sayısında işte bütün bu güzellikleri en şekilde bir araya getirip, gönüller sultanına takdim etmenin heyecanını yaşıyor. Müstesna günlere özel olarak Yeni Dünya. Sadece iki konuda yazı, söyleşi var dergide: Efendimiz ve Mevlid. Mevlid, Süleyman Çelebi Hazretlerinden sonra gönül enginliğimizle Efendimizi doya doya, duya duya anlatacağımız, yaşayacağımız bir çağlayan oldu bize.

 

Ümmetin olduğumuz devlet yeter/ Hizmetin kıldığımız izzet yeter  

Yeni Dünya’nın bu sayısı, Efendimizi anlamanın ve anlatmanın iştiyakını yaşıyor. Usta kalem Rasim Özdenören, kâinatın Efendisinin belagat mucizesine işaret ediyor, sözlerindeki ölçüden hareketle kurulan adalet, gönül ve fikir dünyasına açıklık getiriyor. Doç. Dr. Muhittin Akgül, Peygamber Efendimizin “ümmîlik” yönünü kaleme alıyor. Müsteşriklerin asılsız ve birtakım sapkınlıklarla malul iddialarına da cevap verdikten sonra, Efendimizin “ümmî” olmasındaki hikmetleri anlatıyor.  Prof. Dr. Kadir Özköse, tasavvuf boyutundan Efendimizi anlatıyor. “Tasavvuf Ehlinin Peygamber Aşkı Başkadır” başlıklı yazısında Özköse, tasavvuf ehlinin aşkının derinliğine vurgu yapıyor. Doç. Dr. Casim Avcı ise, yazısında Efendimizin peygamberlik öncesi hayatının ana çizgilerini ortaya koyuyor ve adeta 40 yıllık bu hayatın her safhasının peygamberliğe hazırlık olarak İlahî bir şekilde düzenlendiğini vurguluyor.

Doç. Dr. Abdullah Karahanise, peygamber sevgisinin çok farklı bir yönünü ortaya koyuyor ve şemâil ve hilye geleneği üzerinde duruyor. “Asr-ı Saadet hayatının merkezinde yer alan Allah Elçisi (sav) vefat edince, sevenleri hem ayrılığın acısını dindirmek hem de O’na (sav) duydukları derin özlemlerini giderebilmek için O’ndan (sav) ve O’nunla (sav yaşadıkları anılardan bahsetmekten kendilerini alamamışlardır.” Karahan, bugün de Efendimizin tek model ve örnek olarak hayatımızda yer alması gerektiğini vurguluyor.

Prof. Dr. Mustafa Ağırmanise, çok farklı bir düşünme ve yaşama biçimi olarak Sünnet kavramına yeni bir yorum getiriyor. Sadece kılık, kıyafetle, yeme-içme ile Sünnet kavramının hakkının verilemeyeceğini belirten Ağırman, asıl sünnetin tasavvuf ve tasavvufu yaşamak olduğunu vurguluyor. Prof. Dr. Ali Akpınar, Efendimizin Kur’ân-ı Kerim anlayışını izah ediyor. Prof. Dr. Ziya Kazıcı ise, Efendimizin aile hayatını kaleme aldığı yazısında, Efendimizin ailesini hiç ihmal etmediğini vurguluyor.

 

 

Allah adın zikr idelim evvela/ Vacib oldur cümle işte her kula

Süleyman Çelebi, Mevlid’i ile gönüllerimizde taht kurmuş, edebiyatımızın ve kültürümüzün en muhterem ve müstesna şahsiyetlerindendir. Nice nice âlimlere, sultanlara, emirlere, savaşçılara nasip olmayan hayırlı ve uzun ömür, ona nasip olmuş, adı kıyamete kadar yaşama imkânı bulmuştur. Süleyman Çelebi, kıyamete kadar yaşama iksirini Efendimizden ve şiirden almıştır. Bugün zihinlerimiz ve gönüllerin aşk-ı peygamberî ile huzur buluyorsa bunda Süleyman Çelebi’nin gönül coğrafyamıza ektiği sözleri sebebiyledir.

Prof. Dr. Süleyman Uludağ, Yeni Dünya dergisinin Nisan sayısındaki yazısında, Mevlid metninin baştanbaşa bir tasavvuf metni olduğunu ve bundan başkasının olamayacağını izah ve işaret ediyor. Doç. Dr. Salih Karacabey, Mevlid’in Hazret-i Peygamberin ahlâkını anlattığını dile getiriyor. Prof. Dr. Bilal Kemikli, dergiye verdiği söyleşide, “Mevlid, hayatı ve kâinatı Efendimizle yaşamaktır” diyor. Mustafa Özçelik, edebiyatımızda mevlid yazma geleneğinin detaylarını ortaya koyuyor. Prof. Dr. Mehmet Akkuş, çok farklı bir mevlid merasimini, gemide yapılan bir mevlidi gün yüzüne çıkarıyor. Prof. Dr. Hayati Hökelekli yaptığı ilmî araştırmayı yorumlayarak, halkımızın mevlid sevgisini izah ediyor. Prof. Dr. Ahmet Özel, İslâm dünyasındaki mevlid, kutlu doğum geleneğine işaret ettiği söyleşide, İslâm dünyasının farklı zaman ve bölgelerinde yaşanılan kutlu doğum etkinliklerini anlatıyor.

 

Yeni Dünya çok özel bir müstesna bir sayı hazırlayarak, ümmeti adına Efendimize layık olmaya çalışmış. Biz de bu duaya, niyaza katkıda bulunabiliriz.

 

Yeni Dünya dergisi: 0212 635 83 96        

300 milyon yıllık orman bulundu

Çin’in kuzeyinde, kül tabakasının altında korunmuş 300 milyon yıllık orman bulundu.

Araştırmacılar, Wuda bölgesinde bulunan bin metre karelik ormanda ağaçlar ile bitkilerin dağılımını belirlediklerini açıkladı.

”Proceedings of the National Academy of Sciences” dergisinde yayımlanan keşif, bilim dünyasında büyük heyecan oluşturdu.

Bir metre külün altında kalan geniş bir alanda yapılan kazılar sırasında ortaya çıkarılan ormanda bazı bitkilerin bozulmadan kaldığını belirleyen araştırmacılar, birkaç gün süren kül yağmurunun bazı ağaçları devirdiğini, diğerlerine ise zarar vermeden koruduğunu tahmin ediyor.

Araştırmayı yöneten ABD’nin Pennsylvania Üniversitesinden Hermann Pfefferkorn, bazı ağaçların yapraklarının bile bozulmadan kaldığını söyledi.

Ormandaki ağaçları altı gruba ayıran araştırmacılar, bunlar arasında ağaçsı eğrelti otları ile artık türü tükenmiş 25 metrelik Sigillaria, Cordaites ve Noeggerathiales ağaçları bulunduğunu kaydetti.

Araştırmacılar, kül tabakası kaplamadan önce ormanın nasıl göründüğünü belirlemek için bir ressam ile de işbirliği yaptı.

Pfefferkorn, ormanın M.S. 79′da Vezüv Yanardağı’nın patlaması sonucu yok olan antik Roma kenti Pompeii’ye benzediğini belirtti.

Pompeii’de kül ve lav karışımı insanların ve eşyalarının üzerini bir örtü gibi kaplamış ve oksijenle ilişkilerini keserek kalıntıların günümüze kadar bozulmadan gelmesine yol açmıştı.

Bakırköy’de Sevgi ile sanat buluşuyor

Bakırköy Belediyesi tarafından düzenlenen “Sevgiyle Sanat Buluşuyor” karma resim sergisi 23 Şubat 2012-Perşembe günü saat 17.00’de Bakırköy Belediyesi Yeşilköy Sanat Evi ve Kent Müzesi’nde açılacak.

Bakırköy Belediyesi tarafından düzenlenen “Sevgiyle Sanat Buluşuyor” karma resim sergisi

23 Şubat 2012-Perşembe günü saat 17.00’de Bakırköy Belediyesi Yeşilköy Sanat Evi ve Kent

Müzesi’nde açılacak. Bakırköy Belediye Başkanı Ateş Ünal Erzen’in ev sahipliğinde açılacak karma sergide Arif Özmaden, Ziya Yılmaz, Songül Terlemez, Rahime Dizdaroğlu, Rüstem Yılmaz, Erol Yıldırım, Kuzey Ulufer ve Rüzgar Fidan’ın sürrealist, peyzaj, natürmont, klasik çalışmalarından oluşan resimleri sergilenecek. Serginin açılışının ardından kokteyl ile sanatçılar, sanatseverlerle buluşup, sohbet de edecekler.  

YER:Bakırköy Belediyesi Yeşilköy Sanat Evi ve Kent Müzesi Yeşilköy Sahili Balıkçılar Kooperatifi Karşısı  

TARİH: 23 Şubat 2012-Perşembe 

SAAT: 17.00

Afyon, 4 yıl sonra Türkiye birincisi olacak

Afyonkarahisar’ın 4 yıl içinde 14 adet beş yıldızlı otelle Türkiye’de termal yatak kapasitesinde ilk sırada yer alacağı belirtildi.

Afyonkarahisar Termal Turistik Otelciler ve İşletmeciler Derneği (ATTİD) Başkanı Ali Acar, beş yıldızlı otel sayısının hızla attığı kentin önümüzdeki yıllarda 20 bin termal yatak kapasitesiyle Türkiye’de birinci sırada olacağını söyledi. Acar, Afyonkarahisar’da ki otellerin sağlık alt yapılarını Avrupa standartlarına göre ayarladıklarında Türkiye’nin değil dünyanın ‘Termal Başkenti’ olacaklarını belirtti. Acar, işin sağlık alt yapısı oluşturmakla da kalmadığını belirterek, “Çevresiyle, yeşil alanlarıyla, hizmetiyle yatak standardı ve sağlık hizmetlerine olan katkılarıyla bir bütün olmalı. Yani bir ayağı eksik kalırsa bu hizmet aksar. Bunların bir an önce tamamlanması gerekir.” dedi.

Afyonkarahisar ve çevresinde termal kaynakları daha verimli kullanmak için çalışmaların sürdüğünü belirten Acar, belediye, afjet, valilik olarak başlattıkları ‘Termal Turizm Hattı’nın tamamlanmak üzere olduğunu kaydetti. Acar, “Maliyetini oteller karşılamasına rağmen daha sonra alacağımız sularla mahsuplaşacağız. Bu çalışma Türkiye’de bir ilk olacak, örnek olacak. Bu konuyu aşıp Türkiye’ye örnek olduktan sonra dernek olarak asıl yapmak istediğimiz Türkiye’nin uzun yıllardır yapmış olduğu termaldeki turizm şeklinin sağlık turizmine kaydırılmasıdır.” diye konuştu.

Acar, eğlenceye ve dinlenmeye gelen insanların ortalama olarak 1,5 gün gecelediğini, ancak termalin sağlık alanında kullanılmasıyla en az 12 gün gecelemeye çıkarılabileceğini anlattı. Acar, şunları söyledi: “Örneğin 1,5 gecelemeden yılda 100 bin kişiyi ağırlayacaksak, 30 bin kişi ile aynı gecelemeyi gerçekleştirebiliriz. Ne kadar uzun geceleme sağlanırsa, otel işletmesi o kadar daha iyi hizmet verir, önünü görür. Gelen insanlar sağlık için geldikleri için daha bilinçli olurlar otelin giderleri de daha da düşer. Dernek olarak Zafer Havalimanı açıldıktan sonra gecelemelerimizin yüzde 25′ini yurt dışından bekliyoruz. Bu da şunu gösteriyor bize; Eğer yıllık biz bu gecelemelerimizi yurt dışından alacak olursak, sağlığa yönelik güzel bir başlangıç olacak.”

Acar, dünyadaki istatistiklere bakıldığında sağlık harcamalarının eğlenme harcamalarının beşte birisi olduğunun görüldüğünü ifade etti. Alt yapı eksikliklerinin giderildiğinde geride, şehirdeki çevresel eksikliklerin kaldığını belirten Acar, Afyon Kocatepe Üniversitesi(AKÜ) Hastanesinin 400 yataklı Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Hastanesi’nin yakında hizmete gireceğini, üniversitenin online otellere bağlanarak fizik tedavisine gelmek isteyen hastaların tedavi saatlerini belirleyeceğini dile getirdi.

Sevgiyle sanat Bakırköy’de buluşuyor

Bakırköy Belediyesi tarafından düzenlenen “Sevgiyle Sanat Buluşuyor” karma resim sergisi Bakırköy’de açılıyor

Bakırköy Belediyesi tarafından düzenlenen “Sevgiyle Sanat Buluşuyor” karma resim sergisi Bakırköy Belediye Başkanı Ateş Ünal Erzen,ünlü tiyatro sanatçısı Üstün Asutay ve sanatseverlerin de katılımıyla Bakırköy Belediyesi Yeşilköy Sanat Evi ve Kent Müzesi’nde açıldı.

Bakırköy Belediye Başkanı Ateş Ünal Erzen’in ev sahipliğinde açılan karma sergide Arif Özmaden, Ziya Yılmaz, Songül Terlemez, Rahime Dizdaroğlu, Rüstem Yılmaz, Erol Yıldırım, Kuzey Ulufer ve Rüzgar Fidan’ın sürrealist, peyzaj, natürmont, klasik çalışmalarından oluşan yaklaşık 50 resmi sergilenecek.

Sergi bir ay boyunca sanatseverlerin beğenisine açık kalacak.

Kamu Diplomasi alanında bir ilk

Bakırköy Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Meltem Ünal Erzen, kamu diplomasisi alanında büyük bir boşluğu doldurdu.

Bakırköy Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Meltem Ünal Erzen, kamu diplomasisi alanında büyük bir boşluğu dolduracak, kaynak kitap niteliğindeki ve alanındaki ilk olma özelliği taşıyan “KAMU DİPLOMASİSİ” kitabını Derin Yayınları’ndan çıkardı.

Daha önce Kadın Gözüyle Kadın Siyasetçiler, Siyaset ve Metropol Kadınları isimli üç kitabı bulunan Yrd. Doç. Dr. Meltem Ünal Erzen’in Kamu Diplomasisi kitabı dördüncü kitabı oluyor.

Kamu diplomasisinin öneminin ülkemizde yeni anlaşılmaya başladığını belirten Yrd. Doç. Dr. Meltem Ünal Erzen,” Maalesef ülkemizde kamu diplomasisinin önemi yeni anlaşılmaya başlandı. Kamu diplomasisi faaliyetlerinin zayıflığı ve yetersizliği, özellikle Avrupa Birliği üyelik sürecinde Türkiye için zaman kaybına neden olmuştur. Demokrasinin gereği olarak toplumlarının fikirlerine önem veren Avrupalı siyasi aktörlerin tutumlarının olumluya çevrilmesi için halklarının önyargıları değiştirmesi gerekmektedir. Bu konuda büyük görev düşen Devletin yanında, yurt dışında yaşayan Türklerin ve sivil toplum kuruluşlarının da taşın altına elini koymaları şarttır. Gerekli desteği almak için faaliyetlerin ülke çapında yapılacak kampanya kapsamında desteklenmesi gerekmektedir.”dedi.

Kamu Diplomasisinin bileşenleri, gerekliliklerini, dünya ülkelerindeki uygulamaları ve Türkiye’deki durumunu çok geniş bir yelpazede ele alan kaynak niteliğindeki kitabının alanında büyük bir boşluğu dolduracağını da vurgulayan Yrd. Doç. Dr. Meltem Ünal Erzen,”Kamı Diplomasisi kitabı ilk olma özelliğini taşıyor.”şeklinde

Eurovision’a Kürtçe şarkı talebi

BDP’li Sırrı Sakık, Türkiye’nin Eurovision’a Kürtçe şarkıyla katılmasını talep etti. ”Türkiye Eurovision Şarkı Yarışmasına Kürtçe şarkıyla katılsın.” Öneri BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık’tan geldi.

Sakık, “Bu dönem olmadı, gelecek döneme zemin oluşturabilir” dedi.

Türkiye bu yıl Eurovision şarkı yarışmasına Can Bonomo’nun seslendirdiği “Love me back” adlı İngilizce parçayla katılacak.

Son yıllarda Türkiye’nin yarışmaya İngilizce şarkılarla katılmasını değerlendiren Sakık, “İngilizce bir talebin olduğunu gördük. Aslında buna gerek yok. Türkçe olmadı ama Kürtçe veya Ermenice şarkı olabilir” diye konuştu.

‘DÜNYAYA MESAJ’

Eurovision’a Kürt sanatçı gönderilmesinin dünyaya önemli bir mesaj olacağınını aktaran Sakık, “Aslında farklılıkların kamuoyuna yansımasıdır bu. Niye yapmıyoruz diye bir soru önergesi verdim. Bu dönem olmadı ama gelecek dönem için zemin oluşturabilir” şeklinde konuştu.

Sakık şunları söyledi: “Eurovision’a Kürt sanatçı ve Kürtçe şarkı dünya üzerinde nasıl bir etki uyandırır? Kardeşliği daha çok pekiştirir. Böyle bir fırsat tanınırsa, Kürtçe’nin de önemli bir edebiyat dili olduğunu bütün dünya görür.”


netcim - Bolu